Şirketler Topluluğunda Ekonomik Hesaplama
Kevin Carson
Çeviren: Lugburz
Çevirlen Asıl Kaynak
Ludwig von
Mises'in rasyonel hesaplama argümanının genel hatları oldukça iyi
bilinmektedir. Üretim faktörlerinde bir piyasa, üretim girdilerinin
fiyatlandırılması için gereklidir, böylelikle bir planlamacı bunları rasyonel
olarak tahsis edebilir. Sorunun ne veri hacmiyle ne de vekalet problemleriyle
ilgisi vardır. Peter Klein'ın da belirttiği gibi, asıl soru "asilin vekile
ne yapmasını söyleyeceğini nasıl bileceğidir?"
Bu hesaplama
argümanı sadece devlet tarafından planlanan bir ekonomiye değil, aynı zamanda
müdahalecilik ya da devlet kapitalizmi altında büyük şirketlerin iç
planlamalarına da uygulanabilir. (Devlet kapitalizmi derken, Murray Rothbard'ın
dediği gibi, "şirket devletimizin cebri vergilendirme gücünü ya şirket
sermayesini biriktirmek ya da şirketlerin maliyetlerini düşürmek için
kullandığı", ayrıca regülasyonlar yoluyla piyasaları kartelleştirdiği,
"fikri mülkiyet" gibi yapay mülkiyet haklarını uyguladığı ve rekabete
karşı imtiyazları başka şekillerde koruduğu araçları kastediyorum).
Rothbard
ekonomik hesaplama argümanını tam da bu geliştirmiştir. Bir şirketin iç aktarım
fiyatlandırması gerçek piyasa fiyatlarından ne kadar uzaklaşırsa, kaynakların
iç tahsisinin de o kadar hesaplama kaosu ile karakterize olduğunu savunmuştur.
Mises'in
hesaplama argümanı, Rothbard tarafından dikkate alınmayan bir başka şekilde hem
devlet kapitalizmi altındaki hem de bir dereceye kadar serbest piyasadaki büyük
şirketlere uygulanabilir. Mises'in anladığı şekliyle hesaplama kaosunun temel
nedeni, girişimciliğin teknik bilgiden ayrılması ve üretim kararlarının faktör
fiyatlandırması gibi girişimcilikle ilgili hususlar dikkate alınmaksızın
yalnızca teknik hususlara dayalı olarak alınmaya çalışılmasıdır. Ancak bu
prensibin tersi de geçerlidir: üretimin detaylarını dikkate almadan sadece
girdi ve ürün fiyatlarına dayalı üretim kararları da (üretim sürecini bir kara
kutu olarak görürken sadece finans ve pazarlamayı dikkate alan tipik MBA
uygulaması) hesaplama kaosuna yol açar.
Ancak bu
makalenin ana odağı, Mises'in dağıtılmış bilgi ışığında hesaplama argümanıdır.
F. A. Hayek, "The Uses of Knowledge in Society" (Toplumda Bilginin
Kullanımı) adlı eserinde yeni bir sorun ortaya atmıştır: veri üretimi veya
kaynağı değil, işlenecek veri hacmi. Bunu yaparken, genellikle Mises'in devlet
planlamasına karşı savaşında ikinci bir cephe açtığı düşünülür. Ama aslında
onun argümanı Mises'e de en az kolektivistler kadar hasar vermiştir.
Mises,
devlet planlamasına yönelik kendi eleştirilerinde dağıtılmış bilginin önemini
en aza indirmiştir. Bürokratikleşme ile büyüklük arasında herhangi bir ilişki
olduğunu reddetmiştir. Bürokrasi, girişimcinin kâr odaklı davranışının aksine,
politika oluşturmaya yönelik kurallara dayalı spesifik bir yaklaşımdı.
Dolayısıyla özel firma, tanımı gereği bürokrasi sorunundan muaftı.
Bunu
savunurken, büyüklüğe özgü bilgi ve koordinasyon sorunlarını göz ardı etmiştir.
Büyük bir şirket, bilinçli girişimcilik kararlarıyla ilgili bilgileri, bu
bilgileri bir araya getirmenin maliyeti bunu yapmanın getireceği faydalardan
daha fazla olana kadar, zorunlu olarak birçok departman ve alt departman
arasında dağıtır.
Ne kadar
uğraşırsa uğraşsın, Mises kapitalist şirketi bürokrasi sorunundan muaf
tutamazdı. Sadece "girişimci" kelimesini kullanarak bürokrasiyi
tanımlamak ya da dağıtılmış bilgi sorununun üstesinden gelmek mümkün değildir.
Mises, bir organizasyonun bürokratik ya da bürokratik olmayan karakterini,
işleyişinden ziyade organizasyonel hedeflerinin basit bir sorunu haline
getirmeye çalışmıştır. CEO'dan tutun da üretim işçisine kadar şirket
çalışanının motivasyonu, tanım gereği, kâr arayışı olacaktır; onun iradesi
hissedarınkiyle uyum içindedir çünkü hissedarın organizasyonuna aittir.
Kurumsal
hedefleri neo-klasikler gibi "kâr arayışı" olarak tanımlayan Mises
kurumun iç işleyişini bir kara kutu olarak ele almıştır. Kapitalist şirketin iç
politikalarını doğası gereği kâr odaklı olarak ele alan Mises, aynı zamanda
girişimciyi, iradesi ve algısı tüm organizasyona nüfuz eden bölünmez bir aktör
olarak ele almıştır. Mises'in girişimcisi, CEO'dan hademeye kadar her çalışanın
eylemlerine rehberlik eden, düşünceli bir her yerde var olandı.
Mülkiyetin
kontrolden ayrılmasını ve bundan kaynaklanan bilgi ve vekalet sorunlarını büyük
ölçüde var olmayan bir şey olarak görmüştür. Mises, İnsan Eylemi'nde, bir
işletmenin her bir bölümündeki kâr ve zararın ayrı ayrı hesaplanmasını mümkün
kılan çift girişli defter tutmanın icadının, "girişimciyi çok fazla
ayrıntıya karışmaktan kurtardığını" yazıyor. CEO'dan başlayarak bir
şirketin her bir çalışanını onun iradesinin mükemmel bir aracına dönüştürmek
için gerekli olan tek şey, herhangi bir bölümün veya ofisin bilançosunu izleme
ve borçları kaydetmekten sorumlu görevliyi kovma becerisiydi. Mises şöyle devam
ediyor:
İdari sistemin işleyişini mümkün kılan çift girişli defter
tutma sistemidir. Bu sayede girişimci, toplam girişiminin her bir parçasının
hesaplamasını, tüm girişiminde oynadığı rolü belirleyebilecek şekilde
ayırabilecek bir konumdadır. […] Bu iş hesaplama sistemi içerisinde, bir
firmanın her bir bölümü ayrılmaz bir varlığı, varsayımsal bağımsız bir
işletmeyi temsil eder. Bu bölümün, işletmede kullanılan tüm sermayenin belirli
bir kısmına "sahip olduğu", diğer bölümlerden satın aldığı ve onlara
sattığı, kendi giderleri ve kendi gelirleri olduğu, işlemlerinin, diğer
bölümlerin sonuçlarından farklı olarak kendi işlerinin yürütülmesine atfedilen
bir kar veya zararla sonuçlandığı varsayılır. Böylece girişimci her bölümün
yönetimine büyük ölçüde bağımsızlık atayabilir. Sınırlı bir işin yönetimini
emanet ettiği bir adama verdiği tek direktif, mümkün olduğunca fazla kar elde
etmektir. Hesapların incelenmesi, yöneticilerin bu direktifi yerine getirmede
ne kadar başarılı ya da başarısız olduklarını gösterir. Her müdür ve alt müdür,
kendi bölümünün veya alt bölümünün çalışmasından sorumludur. […] Kendi
çıkarları onu kendi bölümünün işlerini yürütürken azami özen ve gayrete iter.
Eğer zarar ederse, girişimcinin daha başarılı olmasını beklediği bir adamla
değiştirilecek ya da tüm bölüm durdurulacaktır.
Denetim
Mekanizması Olarak Sermaye Piyasaları
Mises ayrıca
dış sermaye piyasalarını yöneticilerin karar verme yetkisini sınırlayan bir
denetim mekanizması olarak tanımlamıştır. Hissedarların yönetim kontrolü
karşısında pasif rantiyeler olarak görüldüğü popüler anlayış hakkında şunları
yazmıştır:
Bu doktrin, sermaye ve para piyasasının, hisse senedi ve
tahvil borsasının, ki ilgili bir deyim basitçe "piyasa" olarak
adlandırılır, şirket işlerinin yönlendirilmesinde oynadığı rolü tamamen göz
ardı etmektedir. […] Aslında, [...] hisse senedi ve şirket tahvillerinin
fiyatlarındaki değişimler, kapitalistler tarafından sermaye akışının en üst
düzeyde kontrolü için kullanılan araçlardır. Sermaye ve para piyasaları ile
büyük emtia borsalarındaki spekülasyonlar tarafından belirlenen fiyat yapısı,
her bir şirketin işlerini yürütmek için ne kadar sermayenin mevcut olduğuna
karar vermekle kalmaz; yöneticilerin faaliyetlerini ayrıntılı olarak
ayarlamaları gereken bir durum yaratır.
En kibirli
devlet sosyalisti merkezi planlamacıların, sayılarla oynamanın ütopik
potansiyeli konusunda daha iyimser bir görüşe sahip olduklarını hayal etmek
güçtür.
Peter Klein,
bunun Henry Manne'nin girişimcilerin şirket yönetimini denetim altında tutma
mekanizmasını ele alışının habercisi olduğunu ileri sürmüştür. Şirketlerin
kontrolü için bir piyasa olduğu sürece, yönetimin takdir yetkisi düşmanca
devralma tehdidiyle sınırlanacaktır. Yönetim makul ölçüde idari özerkliğe sahip
olsa da kâr maksimizasyonundan önemli bir sapma hisse senedi fiyatlarını
düşürecek ve şirketi dışarıdan devralma tehlikesiyle karşı karşıya
getirecektir.
Ancak asıl
soru, ister bir şirketin bölümleri arasında sermaye tahsisi yapan üst yönetim,
isterse dışarıdan gelen finansal kapitalistler olsun, yatırım kararlarını
alanların, firmaların iç işleyişlerini değerlendirmek ve uygun kararlar almak
için gereken bilgiye sahip olup olmadıklarıdır.
Robert
Jackall'ın Moral Mazes adlı kitabında bir şirketin iç işleyişine dair
anlattıkları (özellikle de kısa vadeli görünür kârını şişirmek için bir
kuruluşu "aç bırakmak" ya da "sömürmek" gibi kötü şöhretli
uygulamalar), gerçek dünyadaki devlet kapitalizmi finansmanının Mises'in
resminden ne kadar farklı olduğunu göstermektedir. Görünürdeki kârın
sürdürülebilir olup olmadığı ya da tohumluk mısır yemenin hayali bir yan etkisi
olup olmadığı, genellikle üretimle doğrudan ilgili olanlar tarafından en iyi
şekilde verilen bir karardır. Tepedekilerin salt para hesapları bu tür
soruların geçerli bir değerlendirmesi için yeterli değildir.
Mises'in
çift girişli defter tutma yoluyla girişimci merkezi planlama modeliyle ilgili
büyük bir sorun şudur: alt seviyelerde borca neden olan genellikle yukarıdan
dayatılan mantıksız kısıtlamalardır. Ancak hiyerarşinin tepesindekiler,
astlarını içine soktukları bu ikili durumu kabul etmeyi reddederler.
"Makul inkâr edilebilirlik", aşağıya doğru sorumluluk ve yukarıya
doğru kredi akışı ve kötü haberler için elçiye zeval olmaz uygulaması, her
büyük organizasyonun çarklarını yağlayan şeylerdir.
Dış
yatırımcılara gelince, sermaye piyasası katılımcıları "kara kutu"
içindeki faktör kullanımının verimliliğini değerlendirmek için gereken
verilerden yönetimden daha da uzaktır. Uygulamada, düşmanca ele geçirmeler,
düşük borç yüküne ve görünüşe göre düşük kısa vadeli kar marjlarına sahip
firmalara yönelme eğilimindedir. Bir satın alma işlemini yeni borçla yükleme ve
kısa vadeli getiriler için varlıklardan mahrum bırakma olasılığı olduğunda,
şirket yağmacılarının kan kokusu alma olasılığı daha yüksektir. Öte yandan,
düşmanca bir devralmadan kaçınmanın en iyi yolu, bir kuruluşu borçla yüklemek
ve kısa vadeli getirileri sömürerek artırmaktır.
Tepedekilerin
bakış açısından bir başka sorun da zarar veya kârın öneminin belirlenmesidir.
Büyük ölçekli yatırımcı, üst yönetimin kurumun verimliliği pahasına kendi
çıkarları doğrultusunda sistemle oynamasından kaynaklanan kayıpları, iş
döngüsünün normal etkileri olarak ortaya çıkan kayıplardan nasıl ayırt eder?
Neoklasiklerin ekonometrik yaklaşımını tam da değişkenlerin kontrol
edilemeyecek kadar karmaşık olması nedeniyle reddeden Mises'in bu tür
zorlukları öngörmüş olması gerekirdi.
Yönetimin
"oyun oynaması", yapısal teşviklere karşı tamamen savunmacı bir
tepki, kısa vadeli tasarrufların uzun vadede nasıl bir kayba yol açabileceğine
bakmaksızın tek kaygıları görünürdeki karı maksimize etmek olan yukarıdakilerin
baskısını saptırmanın bir yolu olabilir. Jackall'ın çokça bahsettiği "aç
bırakma" ve "sömürme" uygulamaları -üç aylık bilançoyu şişirmek
için gerekli bakım maliyetlerini ertelemek, tesis ve ekipmanın tükenmesine izin
vermek ve benzerleri- Sovyet işletme yöneticilerinin Gosplan'dan gördükleri
baskılar kadar mantıksız olan bu tür baskılardan kaynaklanmıştır.
Ortak
Kültür
Yönetim
sisteminin kendi ihtiyaçları tarafından belirlenen aynı örgüt kültürü, devlet
kaynaklı oligopol bir sektördeki tüm şirketler tarafından paylaşıldığında sorun
daha da karmaşıklaşır, böylece sektör genelinde aynı borç modeli ortaya çıkar.
Devlet kapitalizminin genel ortamı, kartelleşmiş bir sektördeki şirketlerin
aşırı büyüklüklerine ve işlevsiz iç kültürlerine rağmen kârlı bir şekilde
faaliyet göstermelerini sağladığında durum daha da karmaşık bir hal alır. Şirketin
neden kâr ettiğine dair geçerli bir değerlendirme yapmak imkânsız hale gelir: kâr
verimlilikten mi yoksa verimsizliğin rekabetçi cezasından bir dereceye kadar
korunmaktan mı kaynaklanmaktadır? Eğer MBA tiplerinin kısa vadeli kârlılık
uğruna varlıkları soyup soğana çevirme kararları uzun vadede şirketin sağlığına
zarar veriyorsa, yatırımcılar ve üst düzey yöneticiler tarafından kınanmak
yerine desteklenmeye daha yatkındırlar. Ne de olsa, Büyük MBA El Kitabındaki
geleneksel bilgeliğe göre hareket ediyorlardı, dolayısıyla batmalarına neden
olan şey bu olamazdı. Herhalde güneş lekeleri falan olmalı.
Aslında,
finans çevreleri bazen geleneksel ölçütlere göre oldukça başarılı olsalar bile
şirketlerin kurumsal kültür normlarına aykırı davranışlarını kınamaktadır.
Costco'nun hisse senetleri, şirketin Wal-Mart'ı kârda geride bırakmasına
rağmen, iş dünyasında ortalamanın üzerindeki ücretleriyle ilgili olumsuz
tanıtımlara tepki olarak değer kaybetti. Deutsche Bank analisti Bill Dreher,
"Costco'da hissedar olmaktansa çalışan ya da müşteri olmak daha
iyidir," şeklinde alaycı bir yorumda bulunmuştur. Bununla birlikte, inanca
dayalı yatırım dünyasında "Wal-Mart ve diğer birçok şirket gibi,
işverenlerin işgücü maliyeti de dahil olmak üzere maliyetleri düşük tutmak için
ellerinden geleni yapmaları halinde hissedarlara en iyi şekilde hizmet
edileceğine inanan Street'in sevgilisi olmaya devam etmektedir" (Business
Week Online, 12 Nisan 2004).
Öte yandan,
yönetim, şirket kültürünün normlarına göre her şeyi doğru yapıyor olarak
algılandığı sürece, bir şirketi batırdığı için cömertçe ödüllendirilebilir. New
York Times'ın Digg imzalı "Home Depot CEO'su İşini Berbat Ettiği İçin 210
Milyon Dolar Tazminat Aldı" başlıklı haberinde, Home Depot'un ayrılan
CEO'su Robert Nardelli'nin berbat performansına rağmen muazzam bir tazminat
paketi aldığı bildirildi. İyi ki çalışanların maaşlarını çok yükseltmemiş,
yoksa aşevinde yemek yiyor olacaktı.
Tahmin
edebileceğiniz gibi, olağan şüpheliler Nardelli'nin onurunu savunmak için
devreye girdi. Wall Street Journal'da yayınlanan bir Allan Murray makalesinde
Nardelli'nin "kazancını iki katından fazla artırdığı" belirtiliyordu.
Ancak
BizzyBlog'dan Tom Blumer, malum nedenlerden ötürü kaynaklarının ismini vermek
istemiyor ve Nardelli'nin bu artan kazançları nasıl elde ettiğine dair bazı
sakıncalı gerçeklere dikkat çekiyor:
- Satın alma ve diğer pek çok fonksiyonu çeşitli bölgelerden
Atlanta'ya taşıması, alıcıların satıcılarıyla irtibatlarını kaybetmelerine
neden oldu.
- Bilgisiz acemiler ve yarı zamanlı çalışanlar lehine bilgili
ve deneyimli insanları işten çıkarmak maaş ve sosyal yardım maliyetlerini büyük
ölçüde düşürdü, ancak sonuçta müşterileri uzaklaştırdı ve şirkete vasat hizmet
konusunda fazlasıyla hak edilmiş bir ün kazandırdı [...].
- Nardelli ve yardakçıları, rakamların iyi görünmesini
sağlamak için yapabilecekleri her türlü muhasebe, satın alma ve hızlı düzeltme
açısını oynarken, işin kötüleşmesine izin verdiler.
Blumer,
şahsen bana yönelttiği bir yorumda şu ek bilgiyi de verdi:
O zamandan beri Nardelli'nin gitmeden önceki son aylarında
tüm satın alma fonksiyonunu, dış kaynak kullanımı için seçilecek onca şey
varken, Atlanta'dan alıp [...] Hindistan'a taşıdığını öğrendim.
Bana söylenenlere göre HD mağazaları ile Satınalma ve HD
Satınalma ile tedarikçiler arasındaki ilişkilerin ne kadar kötü olduğunu
anlatmaya "iletişimsizlik" bile yetmez.
Sadece dil ve lehçe bariyeri değil, Hindistan'daki
tedarikçiler de Amerikan donanımının "dilini" ya da mağazaların ve
tedarikçilerin tarif ettiği ürünlerin yarısının ne olduğunu bile bilmiyorlar.
Bana söylenenlere göre inanılmaz miktarda zaman, para ve
enerji boşa harcanıyor; bunların hepsi de büyük olasılıkla personel sayısını
azaltmak ve G&İ [genel ve idari] giderlerini düşük göstermek (giderler
mağazalara ve tedarikçilere itildiği için düşük "görünüyor") için
prim odaklı bir hedef adına yapılıyor.
Birden fazla
gözlemci, Sovyet devlet planlama sistemi ve Batı şirket ekonomisi içindeki
teşviklerin çarpıtıcı etkileri bakımından benzerliğine dikkat çekmiştir. Uzun
vadeli üretkenliği baltalayarak kısa vadeli kâr illüzyonu yaratmaya yönelik
sistematik baskıya daha önce dikkat çekmiştik.
Hayek'in
planlı bir ekonomide kaynakların dengesiz gelişimi, irrasyonelliği ve yanlış
tahsisine ilişkin öngörüsünü düşünün ("Socialist Calculation II: The State
of the Debate"):
Üretimin duracağını ya da yetkililerin mevcut tüm kaynakları
bir şekilde kullanmakta zorlanacağını, hatta üretimin planlama başlamadan önce
olduğundan kalıcı olarak daha düşük olacağını düşünmek için hiçbir gerekçe
yoktur. [...] Bazı üretim kollarının diğerlerinin zararına olacak şekilde aşırı
gelişmesini ve koşullar altında uygun olmayan yöntemlerin kullanılmasını
beklemeliyiz. Bazı endüstrilerin, artan üretimlerinin önemine göre haklı
gösterilemeyecek bir maliyetle aşırı geliştirilmesini ve mühendisin, ekonomik
açıdan uygun olup olmadıklarını düşünmeden en son gelişmeleri başka yerlerde
uygulama hırsının kontrol edilmemesini beklemeliyiz. Birçok durumda, merkezi
planlama olmadan uygulanamayacak olan en son üretim yöntemlerinin kullanılması,
başarının kanıtı olmaktan ziyade kaynakların yanlış kullanımının bir belirtisi
olacaktır.
Örnek olarak
da "Rus sanayi ekipmanlarının bazı bölümlerinin teknolojik açıdan
mükemmelliğini, sıradan bir gözlemcinin bile gözüne çarpan ve genellikle
başarının kanıtı olarak kabul edilen bu mükemmelliği" gösterdi.
Devlet
kapitalizmi altında şirket ekonomisinin dengesiz gelişimini gözlemleyen herkes
için bu bir deja vu hissi uyandırmalıdır. Tüm mal kategorileri ve üretim
yöntemleri, maliyetine bakılmaksızın ya askeri sanayi içinde ya da sivil
ekonomide devlet tarafından sübvanse edilen Ar-Ge ile muazzam masraflarla
geliştirilmiştir. Sermaye birikimine, Ar-Ge'ye ve teknik eğitime verilen
sübvansiyonlar, üretimin aldığı biçimleri kökten çarpıtmaktadır. (Bu konularda
David Noble'ın Forces of Production ve America by Design adlı eserlerine
bakınız). Gişe rekorları kıran fabrikalar ve ekonomik merkezileşme, eyaletler
arası otoyol sistemi ve dağıtım maliyetlerini dışsallaştıran diğer araçlar
sayesinde yapay olarak kârlı hale gelir.
Yaygın
İrrasyonalite
Bu aynı
zamanda büyük şirketlerdeki yaygın irrasyonellik ortamını da oldukça iyi
tanımlamaktadır: yöneticilerin kendi çıkarlarını düşünmesi ve kendi kendini
pazarlaması; yönetimin küçük imparatorluklarına dokunmazken üretken kaynakları
azaltan "maliyet düşürücü" önlemler ve mevcut yükümlülükler için
bakım ve desteği keserken bürokratik alanı genişletme eğilimi. Yönetimin kaynak
tahsisi şüphesiz bir tür kullanım değeri yaratır ancak fırsat maliyetini
değerlendirmenin veya faydanın buna değip değmediğini belirlemenin güvenilir
bir yolu yoktur.
İlk elden
gözlemleme fırsatı bulduğum, bir şirket zincirinin parçası olan hastane buna
iyi bir örnektir. Yönetim, hatalar, düşmeler ve MDSA (Metisilin dirençli
Staphylococcus aureus) enfeksiyonlarından kaynaklanan maliyetlerin sözde
tasarrufları aşmasına rağmen, hemşirelerin ve teknisyenlerin tekrar tekrar
küçültülmesini "maliyet düşürücü" önlemler olarak gerekçelendiriyor.
Elbette doğrudan hastabakıcıların küçültülmesine yönelik "maliyet
düşürme" gerekçesi, Hemşirelik Ofisine bağlı personel RN'lerden oluşan
patronaj ağını kapsamıyor. Bu arada yönetim kötü düşünülmüş sermaye projelerine
(aslında servisleri daha az işlevsel hale getiren tadilat işleri veya çok kötü
tasarlandığı için hiç açılmayan son derece pahalı yeni ACE ünitesi gibi) para
akıtıyor; esas olarak prestij değeri için satın alınan pahalı bir cerrahi
robot, fazladan bir hemşire çalıştırarak başarılamayacak hiçbir şey yapmıyor.
Ancak bölgenin diğer üç büyük hastanesi de aynı şekilde işletilirken yönetim
ekibinin herhangi bir olumsuz sonuçla karşılaşması pek olası değil.
Bu tür
patolojilerin serbest piyasanın bir sonucu olmadığı açıktır. Elbette bu,
büyüklüğün bazı firmalarda laissez faire altında var olabilecek verimsizlik
maliyetleri yaratmayacağı anlamına gelmez. Hesaplama sorunu (Hayekçi bilgi
sorunlarını da içeren geniş anlamda) serbest piyasadaki özel şirketlerde bir
dereceye kadar var olabilir ya da olmayabilir. Ancak piyasa ve hiyerarşi
arasındaki çizgi, büyüklüğün faydalarının bu tür hesaplama sorunlarının
maliyetlerinden daha ağır basmayı bıraktığı nokta tarafından belirlenecektir.
Büyüklük ve hiyerarşinin verimsizliği bir ölçü meselesi olabilir, ancak Ronald
Coase'un dediği gibi, verimsizliğin buna değip değmeyeceğini piyasa
belirleyecektir.
Sorun şu ki,
devlet, büyük boyutun maliyetlerini yapay olarak azaltarak ve hesaplama
sorunlarının rekabet üzerindeki yıkıcı etkilerini dizginleyerek, serbest
piyasada olacağından daha büyük boyutu ve bununla birlikte patolojik boyutlara
varan hesaplama sorunlarını teşvik etmektedir. Devlet, büyüklük ve hiyerarşinin
verimsizliğini, net sosyal verimlilik açısından buna değer olmaktan çıktığı
noktadan sonra teşvik eder, çünkü büyüklükten fayda sağlayanlar, verimsizliğin
maliyetlerini ödeyenlerle aynı taraflar değildir.
Çözüm, bu
durumu yaratan devlet politikalarını ortadan kaldırmak ve piyasanın
verimsizliği cezalandırmasına izin vermektir. Ancak bunun için bazı
liberteryenlerin "ezilen azınlık" olarak büyük şirketlere duydukları
sorgusuz sualsiz sempatiyi yeniden gözden geçirmeleri ve mevcut devletçi
ekonominin kazananlarını değil, serbest piyasaları savunmaları gerektiğini
hatırlamaları gerekmektedir.
Yorumlar
Yorum Gönder