Şirketler Topluluğunda Ekonomik Hesaplama

 

Şirketler Topluluğunda Ekonomik Hesaplama

Kevin Carson

Çeviren: Lugburz


Çevirlen Asıl Kaynak




Ludwig von Mises'in rasyonel hesaplama argümanının genel hatları oldukça iyi bilinmektedir. Üretim faktörlerinde bir piyasa, üretim girdilerinin fiyatlandırılması için gereklidir, böylelikle bir planlamacı bunları rasyonel olarak tahsis edebilir. Sorunun ne veri hacmiyle ne de vekalet problemleriyle ilgisi vardır. Peter Klein'ın da belirttiği gibi, asıl soru "asilin vekile ne yapmasını söyleyeceğini nasıl bileceğidir?"

Bu hesaplama argümanı sadece devlet tarafından planlanan bir ekonomiye değil, aynı zamanda müdahalecilik ya da devlet kapitalizmi altında büyük şirketlerin iç planlamalarına da uygulanabilir. (Devlet kapitalizmi derken, Murray Rothbard'ın dediği gibi, "şirket devletimizin cebri vergilendirme gücünü ya şirket sermayesini biriktirmek ya da şirketlerin maliyetlerini düşürmek için kullandığı", ayrıca regülasyonlar yoluyla piyasaları kartelleştirdiği, "fikri mülkiyet" gibi yapay mülkiyet haklarını uyguladığı ve rekabete karşı imtiyazları başka şekillerde koruduğu araçları kastediyorum).

Rothbard ekonomik hesaplama argümanını tam da bu geliştirmiştir. Bir şirketin iç aktarım fiyatlandırması gerçek piyasa fiyatlarından ne kadar uzaklaşırsa, kaynakların iç tahsisinin de o kadar hesaplama kaosu ile karakterize olduğunu savunmuştur.

Mises'in hesaplama argümanı, Rothbard tarafından dikkate alınmayan bir başka şekilde hem devlet kapitalizmi altındaki hem de bir dereceye kadar serbest piyasadaki büyük şirketlere uygulanabilir. Mises'in anladığı şekliyle hesaplama kaosunun temel nedeni, girişimciliğin teknik bilgiden ayrılması ve üretim kararlarının faktör fiyatlandırması gibi girişimcilikle ilgili hususlar dikkate alınmaksızın yalnızca teknik hususlara dayalı olarak alınmaya çalışılmasıdır. Ancak bu prensibin tersi de geçerlidir: üretimin detaylarını dikkate almadan sadece girdi ve ürün fiyatlarına dayalı üretim kararları da (üretim sürecini bir kara kutu olarak görürken sadece finans ve pazarlamayı dikkate alan tipik MBA uygulaması) hesaplama kaosuna yol açar.

Ancak bu makalenin ana odağı, Mises'in dağıtılmış bilgi ışığında hesaplama argümanıdır. F. A. Hayek, "The Uses of Knowledge in Society" (Toplumda Bilginin Kullanımı) adlı eserinde yeni bir sorun ortaya atmıştır: veri üretimi veya kaynağı değil, işlenecek veri hacmi. Bunu yaparken, genellikle Mises'in devlet planlamasına karşı savaşında ikinci bir cephe açtığı düşünülür. Ama aslında onun argümanı Mises'e de en az kolektivistler kadar hasar vermiştir.

Mises, devlet planlamasına yönelik kendi eleştirilerinde dağıtılmış bilginin önemini en aza indirmiştir. Bürokratikleşme ile büyüklük arasında herhangi bir ilişki olduğunu reddetmiştir. Bürokrasi, girişimcinin kâr odaklı davranışının aksine, politika oluşturmaya yönelik kurallara dayalı spesifik bir yaklaşımdı. Dolayısıyla özel firma, tanımı gereği bürokrasi sorunundan muaftı.

Bunu savunurken, büyüklüğe özgü bilgi ve koordinasyon sorunlarını göz ardı etmiştir. Büyük bir şirket, bilinçli girişimcilik kararlarıyla ilgili bilgileri, bu bilgileri bir araya getirmenin maliyeti bunu yapmanın getireceği faydalardan daha fazla olana kadar, zorunlu olarak birçok departman ve alt departman arasında dağıtır.

Ne kadar uğraşırsa uğraşsın, Mises kapitalist şirketi bürokrasi sorunundan muaf tutamazdı. Sadece "girişimci" kelimesini kullanarak bürokrasiyi tanımlamak ya da dağıtılmış bilgi sorununun üstesinden gelmek mümkün değildir. Mises, bir organizasyonun bürokratik ya da bürokratik olmayan karakterini, işleyişinden ziyade organizasyonel hedeflerinin basit bir sorunu haline getirmeye çalışmıştır. CEO'dan tutun da üretim işçisine kadar şirket çalışanının motivasyonu, tanım gereği, kâr arayışı olacaktır; onun iradesi hissedarınkiyle uyum içindedir çünkü hissedarın organizasyonuna aittir.

Kurumsal hedefleri neo-klasikler gibi "kâr arayışı" olarak tanımlayan Mises kurumun iç işleyişini bir kara kutu olarak ele almıştır. Kapitalist şirketin iç politikalarını doğası gereği kâr odaklı olarak ele alan Mises, aynı zamanda girişimciyi, iradesi ve algısı tüm organizasyona nüfuz eden bölünmez bir aktör olarak ele almıştır. Mises'in girişimcisi, CEO'dan hademeye kadar her çalışanın eylemlerine rehberlik eden, düşünceli bir her yerde var olandı.

Mülkiyetin kontrolden ayrılmasını ve bundan kaynaklanan bilgi ve vekalet sorunlarını büyük ölçüde var olmayan bir şey olarak görmüştür. Mises, İnsan Eylemi'nde, bir işletmenin her bir bölümündeki kâr ve zararın ayrı ayrı hesaplanmasını mümkün kılan çift girişli defter tutmanın icadının, "girişimciyi çok fazla ayrıntıya karışmaktan kurtardığını" yazıyor. CEO'dan başlayarak bir şirketin her bir çalışanını onun iradesinin mükemmel bir aracına dönüştürmek için gerekli olan tek şey, herhangi bir bölümün veya ofisin bilançosunu izleme ve borçları kaydetmekten sorumlu görevliyi kovma becerisiydi. Mises şöyle devam ediyor:

İdari sistemin işleyişini mümkün kılan çift girişli defter tutma sistemidir. Bu sayede girişimci, toplam girişiminin her bir parçasının hesaplamasını, tüm girişiminde oynadığı rolü belirleyebilecek şekilde ayırabilecek bir konumdadır. […] Bu iş hesaplama sistemi içerisinde, bir firmanın her bir bölümü ayrılmaz bir varlığı, varsayımsal bağımsız bir işletmeyi temsil eder. Bu bölümün, işletmede kullanılan tüm sermayenin belirli bir kısmına "sahip olduğu", diğer bölümlerden satın aldığı ve onlara sattığı, kendi giderleri ve kendi gelirleri olduğu, işlemlerinin, diğer bölümlerin sonuçlarından farklı olarak kendi işlerinin yürütülmesine atfedilen bir kar veya zararla sonuçlandığı varsayılır. Böylece girişimci her bölümün yönetimine büyük ölçüde bağımsızlık atayabilir. Sınırlı bir işin yönetimini emanet ettiği bir adama verdiği tek direktif, mümkün olduğunca fazla kar elde etmektir. Hesapların incelenmesi, yöneticilerin bu direktifi yerine getirmede ne kadar başarılı ya da başarısız olduklarını gösterir. Her müdür ve alt müdür, kendi bölümünün veya alt bölümünün çalışmasından sorumludur. […] Kendi çıkarları onu kendi bölümünün işlerini yürütürken azami özen ve gayrete iter. Eğer zarar ederse, girişimcinin daha başarılı olmasını beklediği bir adamla değiştirilecek ya da tüm bölüm durdurulacaktır.

 

Denetim Mekanizması Olarak Sermaye Piyasaları

Mises ayrıca dış sermaye piyasalarını yöneticilerin karar verme yetkisini sınırlayan bir denetim mekanizması olarak tanımlamıştır. Hissedarların yönetim kontrolü karşısında pasif rantiyeler olarak görüldüğü popüler anlayış hakkında şunları yazmıştır:

Bu doktrin, sermaye ve para piyasasının, hisse senedi ve tahvil borsasının, ki ilgili bir deyim basitçe "piyasa" olarak adlandırılır, şirket işlerinin yönlendirilmesinde oynadığı rolü tamamen göz ardı etmektedir. […] Aslında, [...] hisse senedi ve şirket tahvillerinin fiyatlarındaki değişimler, kapitalistler tarafından sermaye akışının en üst düzeyde kontrolü için kullanılan araçlardır. Sermaye ve para piyasaları ile büyük emtia borsalarındaki spekülasyonlar tarafından belirlenen fiyat yapısı, her bir şirketin işlerini yürütmek için ne kadar sermayenin mevcut olduğuna karar vermekle kalmaz; yöneticilerin faaliyetlerini ayrıntılı olarak ayarlamaları gereken bir durum yaratır.

En kibirli devlet sosyalisti merkezi planlamacıların, sayılarla oynamanın ütopik potansiyeli konusunda daha iyimser bir görüşe sahip olduklarını hayal etmek güçtür.

Peter Klein, bunun Henry Manne'nin girişimcilerin şirket yönetimini denetim altında tutma mekanizmasını ele alışının habercisi olduğunu ileri sürmüştür. Şirketlerin kontrolü için bir piyasa olduğu sürece, yönetimin takdir yetkisi düşmanca devralma tehdidiyle sınırlanacaktır. Yönetim makul ölçüde idari özerkliğe sahip olsa da kâr maksimizasyonundan önemli bir sapma hisse senedi fiyatlarını düşürecek ve şirketi dışarıdan devralma tehlikesiyle karşı karşıya getirecektir.

Ancak asıl soru, ister bir şirketin bölümleri arasında sermaye tahsisi yapan üst yönetim, isterse dışarıdan gelen finansal kapitalistler olsun, yatırım kararlarını alanların, firmaların iç işleyişlerini değerlendirmek ve uygun kararlar almak için gereken bilgiye sahip olup olmadıklarıdır.

Robert Jackall'ın Moral Mazes adlı kitabında bir şirketin iç işleyişine dair anlattıkları (özellikle de kısa vadeli görünür kârını şişirmek için bir kuruluşu "aç bırakmak" ya da "sömürmek" gibi kötü şöhretli uygulamalar), gerçek dünyadaki devlet kapitalizmi finansmanının Mises'in resminden ne kadar farklı olduğunu göstermektedir. Görünürdeki kârın sürdürülebilir olup olmadığı ya da tohumluk mısır yemenin hayali bir yan etkisi olup olmadığı, genellikle üretimle doğrudan ilgili olanlar tarafından en iyi şekilde verilen bir karardır. Tepedekilerin salt para hesapları bu tür soruların geçerli bir değerlendirmesi için yeterli değildir.

Mises'in çift girişli defter tutma yoluyla girişimci merkezi planlama modeliyle ilgili büyük bir sorun şudur: alt seviyelerde borca neden olan genellikle yukarıdan dayatılan mantıksız kısıtlamalardır. Ancak hiyerarşinin tepesindekiler, astlarını içine soktukları bu ikili durumu kabul etmeyi reddederler. "Makul inkâr edilebilirlik", aşağıya doğru sorumluluk ve yukarıya doğru kredi akışı ve kötü haberler için elçiye zeval olmaz uygulaması, her büyük organizasyonun çarklarını yağlayan şeylerdir.

Dış yatırımcılara gelince, sermaye piyasası katılımcıları "kara kutu" içindeki faktör kullanımının verimliliğini değerlendirmek için gereken verilerden yönetimden daha da uzaktır. Uygulamada, düşmanca ele geçirmeler, düşük borç yüküne ve görünüşe göre düşük kısa vadeli kar marjlarına sahip firmalara yönelme eğilimindedir. Bir satın alma işlemini yeni borçla yükleme ve kısa vadeli getiriler için varlıklardan mahrum bırakma olasılığı olduğunda, şirket yağmacılarının kan kokusu alma olasılığı daha yüksektir. Öte yandan, düşmanca bir devralmadan kaçınmanın en iyi yolu, bir kuruluşu borçla yüklemek ve kısa vadeli getirileri sömürerek artırmaktır.

Tepedekilerin bakış açısından bir başka sorun da zarar veya kârın öneminin belirlenmesidir. Büyük ölçekli yatırımcı, üst yönetimin kurumun verimliliği pahasına kendi çıkarları doğrultusunda sistemle oynamasından kaynaklanan kayıpları, iş döngüsünün normal etkileri olarak ortaya çıkan kayıplardan nasıl ayırt eder? Neoklasiklerin ekonometrik yaklaşımını tam da değişkenlerin kontrol edilemeyecek kadar karmaşık olması nedeniyle reddeden Mises'in bu tür zorlukları öngörmüş olması gerekirdi.

Yönetimin "oyun oynaması", yapısal teşviklere karşı tamamen savunmacı bir tepki, kısa vadeli tasarrufların uzun vadede nasıl bir kayba yol açabileceğine bakmaksızın tek kaygıları görünürdeki karı maksimize etmek olan yukarıdakilerin baskısını saptırmanın bir yolu olabilir. Jackall'ın çokça bahsettiği "aç bırakma" ve "sömürme" uygulamaları -üç aylık bilançoyu şişirmek için gerekli bakım maliyetlerini ertelemek, tesis ve ekipmanın tükenmesine izin vermek ve benzerleri- Sovyet işletme yöneticilerinin Gosplan'dan gördükleri baskılar kadar mantıksız olan bu tür baskılardan kaynaklanmıştır.

 

Ortak Kültür

Yönetim sisteminin kendi ihtiyaçları tarafından belirlenen aynı örgüt kültürü, devlet kaynaklı oligopol bir sektördeki tüm şirketler tarafından paylaşıldığında sorun daha da karmaşıklaşır, böylece sektör genelinde aynı borç modeli ortaya çıkar. Devlet kapitalizminin genel ortamı, kartelleşmiş bir sektördeki şirketlerin aşırı büyüklüklerine ve işlevsiz iç kültürlerine rağmen kârlı bir şekilde faaliyet göstermelerini sağladığında durum daha da karmaşık bir hal alır. Şirketin neden kâr ettiğine dair geçerli bir değerlendirme yapmak imkânsız hale gelir: kâr verimlilikten mi yoksa verimsizliğin rekabetçi cezasından bir dereceye kadar korunmaktan mı kaynaklanmaktadır? Eğer MBA tiplerinin kısa vadeli kârlılık uğruna varlıkları soyup soğana çevirme kararları uzun vadede şirketin sağlığına zarar veriyorsa, yatırımcılar ve üst düzey yöneticiler tarafından kınanmak yerine desteklenmeye daha yatkındırlar. Ne de olsa, Büyük MBA El Kitabındaki geleneksel bilgeliğe göre hareket ediyorlardı, dolayısıyla batmalarına neden olan şey bu olamazdı. Herhalde güneş lekeleri falan olmalı.

Aslında, finans çevreleri bazen geleneksel ölçütlere göre oldukça başarılı olsalar bile şirketlerin kurumsal kültür normlarına aykırı davranışlarını kınamaktadır. Costco'nun hisse senetleri, şirketin Wal-Mart'ı kârda geride bırakmasına rağmen, iş dünyasında ortalamanın üzerindeki ücretleriyle ilgili olumsuz tanıtımlara tepki olarak değer kaybetti. Deutsche Bank analisti Bill Dreher, "Costco'da hissedar olmaktansa çalışan ya da müşteri olmak daha iyidir," şeklinde alaycı bir yorumda bulunmuştur. Bununla birlikte, inanca dayalı yatırım dünyasında "Wal-Mart ve diğer birçok şirket gibi, işverenlerin işgücü maliyeti de dahil olmak üzere maliyetleri düşük tutmak için ellerinden geleni yapmaları halinde hissedarlara en iyi şekilde hizmet edileceğine inanan Street'in sevgilisi olmaya devam etmektedir" (Business Week Online, 12 Nisan 2004).

Öte yandan, yönetim, şirket kültürünün normlarına göre her şeyi doğru yapıyor olarak algılandığı sürece, bir şirketi batırdığı için cömertçe ödüllendirilebilir. New York Times'ın Digg imzalı "Home Depot CEO'su İşini Berbat Ettiği İçin 210 Milyon Dolar Tazminat Aldı" başlıklı haberinde, Home Depot'un ayrılan CEO'su Robert Nardelli'nin berbat performansına rağmen muazzam bir tazminat paketi aldığı bildirildi. İyi ki çalışanların maaşlarını çok yükseltmemiş, yoksa aşevinde yemek yiyor olacaktı.

Tahmin edebileceğiniz gibi, olağan şüpheliler Nardelli'nin onurunu savunmak için devreye girdi. Wall Street Journal'da yayınlanan bir Allan Murray makalesinde Nardelli'nin "kazancını iki katından fazla artırdığı" belirtiliyordu.

Ancak BizzyBlog'dan Tom Blumer, malum nedenlerden ötürü kaynaklarının ismini vermek istemiyor ve Nardelli'nin bu artan kazançları nasıl elde ettiğine dair bazı sakıncalı gerçeklere dikkat çekiyor:

- Satın alma ve diğer pek çok fonksiyonu çeşitli bölgelerden Atlanta'ya taşıması, alıcıların satıcılarıyla irtibatlarını kaybetmelerine neden oldu.

- Bilgisiz acemiler ve yarı zamanlı çalışanlar lehine bilgili ve deneyimli insanları işten çıkarmak maaş ve sosyal yardım maliyetlerini büyük ölçüde düşürdü, ancak sonuçta müşterileri uzaklaştırdı ve şirkete vasat hizmet konusunda fazlasıyla hak edilmiş bir ün kazandırdı [...].

- Nardelli ve yardakçıları, rakamların iyi görünmesini sağlamak için yapabilecekleri her türlü muhasebe, satın alma ve hızlı düzeltme açısını oynarken, işin kötüleşmesine izin verdiler.

Blumer, şahsen bana yönelttiği bir yorumda şu ek bilgiyi de verdi:

O zamandan beri Nardelli'nin gitmeden önceki son aylarında tüm satın alma fonksiyonunu, dış kaynak kullanımı için seçilecek onca şey varken, Atlanta'dan alıp [...] Hindistan'a taşıdığını öğrendim.

Bana söylenenlere göre HD mağazaları ile Satınalma ve HD Satınalma ile tedarikçiler arasındaki ilişkilerin ne kadar kötü olduğunu anlatmaya "iletişimsizlik" bile yetmez.

Sadece dil ve lehçe bariyeri değil, Hindistan'daki tedarikçiler de Amerikan donanımının "dilini" ya da mağazaların ve tedarikçilerin tarif ettiği ürünlerin yarısının ne olduğunu bile bilmiyorlar.

Bana söylenenlere göre inanılmaz miktarda zaman, para ve enerji boşa harcanıyor; bunların hepsi de büyük olasılıkla personel sayısını azaltmak ve G&İ [genel ve idari] giderlerini düşük göstermek (giderler mağazalara ve tedarikçilere itildiği için düşük "görünüyor") için prim odaklı bir hedef adına yapılıyor.

Birden fazla gözlemci, Sovyet devlet planlama sistemi ve Batı şirket ekonomisi içindeki teşviklerin çarpıtıcı etkileri bakımından benzerliğine dikkat çekmiştir. Uzun vadeli üretkenliği baltalayarak kısa vadeli kâr illüzyonu yaratmaya yönelik sistematik baskıya daha önce dikkat çekmiştik.

Hayek'in planlı bir ekonomide kaynakların dengesiz gelişimi, irrasyonelliği ve yanlış tahsisine ilişkin öngörüsünü düşünün ("Socialist Calculation II: The State of the Debate"):

Üretimin duracağını ya da yetkililerin mevcut tüm kaynakları bir şekilde kullanmakta zorlanacağını, hatta üretimin planlama başlamadan önce olduğundan kalıcı olarak daha düşük olacağını düşünmek için hiçbir gerekçe yoktur. [...] Bazı üretim kollarının diğerlerinin zararına olacak şekilde aşırı gelişmesini ve koşullar altında uygun olmayan yöntemlerin kullanılmasını beklemeliyiz. Bazı endüstrilerin, artan üretimlerinin önemine göre haklı gösterilemeyecek bir maliyetle aşırı geliştirilmesini ve mühendisin, ekonomik açıdan uygun olup olmadıklarını düşünmeden en son gelişmeleri başka yerlerde uygulama hırsının kontrol edilmemesini beklemeliyiz. Birçok durumda, merkezi planlama olmadan uygulanamayacak olan en son üretim yöntemlerinin kullanılması, başarının kanıtı olmaktan ziyade kaynakların yanlış kullanımının bir belirtisi olacaktır.

Örnek olarak da "Rus sanayi ekipmanlarının bazı bölümlerinin teknolojik açıdan mükemmelliğini, sıradan bir gözlemcinin bile gözüne çarpan ve genellikle başarının kanıtı olarak kabul edilen bu mükemmelliği" gösterdi.

Devlet kapitalizmi altında şirket ekonomisinin dengesiz gelişimini gözlemleyen herkes için bu bir deja vu hissi uyandırmalıdır. Tüm mal kategorileri ve üretim yöntemleri, maliyetine bakılmaksızın ya askeri sanayi içinde ya da sivil ekonomide devlet tarafından sübvanse edilen Ar-Ge ile muazzam masraflarla geliştirilmiştir. Sermaye birikimine, Ar-Ge'ye ve teknik eğitime verilen sübvansiyonlar, üretimin aldığı biçimleri kökten çarpıtmaktadır. (Bu konularda David Noble'ın Forces of Production ve America by Design adlı eserlerine bakınız). Gişe rekorları kıran fabrikalar ve ekonomik merkezileşme, eyaletler arası otoyol sistemi ve dağıtım maliyetlerini dışsallaştıran diğer araçlar sayesinde yapay olarak kârlı hale gelir.

 

Yaygın İrrasyonalite

Bu aynı zamanda büyük şirketlerdeki yaygın irrasyonellik ortamını da oldukça iyi tanımlamaktadır: yöneticilerin kendi çıkarlarını düşünmesi ve kendi kendini pazarlaması; yönetimin küçük imparatorluklarına dokunmazken üretken kaynakları azaltan "maliyet düşürücü" önlemler ve mevcut yükümlülükler için bakım ve desteği keserken bürokratik alanı genişletme eğilimi. Yönetimin kaynak tahsisi şüphesiz bir tür kullanım değeri yaratır ancak fırsat maliyetini değerlendirmenin veya faydanın buna değip değmediğini belirlemenin güvenilir bir yolu yoktur.

İlk elden gözlemleme fırsatı bulduğum, bir şirket zincirinin parçası olan hastane buna iyi bir örnektir. Yönetim, hatalar, düşmeler ve MDSA (Metisilin dirençli Staphylococcus aureus) enfeksiyonlarından kaynaklanan maliyetlerin sözde tasarrufları aşmasına rağmen, hemşirelerin ve teknisyenlerin tekrar tekrar küçültülmesini "maliyet düşürücü" önlemler olarak gerekçelendiriyor. Elbette doğrudan hastabakıcıların küçültülmesine yönelik "maliyet düşürme" gerekçesi, Hemşirelik Ofisine bağlı personel RN'lerden oluşan patronaj ağını kapsamıyor. Bu arada yönetim kötü düşünülmüş sermaye projelerine (aslında servisleri daha az işlevsel hale getiren tadilat işleri veya çok kötü tasarlandığı için hiç açılmayan son derece pahalı yeni ACE ünitesi gibi) para akıtıyor; esas olarak prestij değeri için satın alınan pahalı bir cerrahi robot, fazladan bir hemşire çalıştırarak başarılamayacak hiçbir şey yapmıyor. Ancak bölgenin diğer üç büyük hastanesi de aynı şekilde işletilirken yönetim ekibinin herhangi bir olumsuz sonuçla karşılaşması pek olası değil.

Bu tür patolojilerin serbest piyasanın bir sonucu olmadığı açıktır. Elbette bu, büyüklüğün bazı firmalarda laissez faire altında var olabilecek verimsizlik maliyetleri yaratmayacağı anlamına gelmez. Hesaplama sorunu (Hayekçi bilgi sorunlarını da içeren geniş anlamda) serbest piyasadaki özel şirketlerde bir dereceye kadar var olabilir ya da olmayabilir. Ancak piyasa ve hiyerarşi arasındaki çizgi, büyüklüğün faydalarının bu tür hesaplama sorunlarının maliyetlerinden daha ağır basmayı bıraktığı nokta tarafından belirlenecektir. Büyüklük ve hiyerarşinin verimsizliği bir ölçü meselesi olabilir, ancak Ronald Coase'un dediği gibi, verimsizliğin buna değip değmeyeceğini piyasa belirleyecektir.

Sorun şu ki, devlet, büyük boyutun maliyetlerini yapay olarak azaltarak ve hesaplama sorunlarının rekabet üzerindeki yıkıcı etkilerini dizginleyerek, serbest piyasada olacağından daha büyük boyutu ve bununla birlikte patolojik boyutlara varan hesaplama sorunlarını teşvik etmektedir. Devlet, büyüklük ve hiyerarşinin verimsizliğini, net sosyal verimlilik açısından buna değer olmaktan çıktığı noktadan sonra teşvik eder, çünkü büyüklükten fayda sağlayanlar, verimsizliğin maliyetlerini ödeyenlerle aynı taraflar değildir.

Çözüm, bu durumu yaratan devlet politikalarını ortadan kaldırmak ve piyasanın verimsizliği cezalandırmasına izin vermektir. Ancak bunun için bazı liberteryenlerin "ezilen azınlık" olarak büyük şirketlere duydukları sorgusuz sualsiz sempatiyi yeniden gözden geçirmeleri ve mevcut devletçi ekonominin kazananlarını değil, serbest piyasaları savunmaları gerektiğini hatırlamaları gerekmektedir.

Yorumlar